TASAVVUFUN DAYANAĞI VE BİR MECLİSTE ALLAH DOSTLARINDAN BAHSETMENİN YARARLARI
İki cihan güneşi Allah Resulü (s.a.v.) buyuruyor: "Salihler anıldığı zaman oraya Allah'ın rahmeti iner." Bir kudsî hadiste Yüce Allah Habib'inin dilinden şöyle buyuruyor: "Ben, beni zikredenin meclisinde bulunurum." Allah Resulü (s.a.v.)'nün mübarek gönlünden imbiklenen bir kibar kelamda da şöyle buyrulmuştur: "Yüce Allah ile birlikte bir mecliste bulunmak isteyen, tasavvuf ehlinin meclisinde bulunsun." Niyaz-i Mısrî (k.s.) Hazretleri şöyle demiştir: "Sofilerin gerek müptedi, gerek müntehisi, Ehl-i Sünnet vel Cemaat Mezhebindendir. Başkasından değildir. Bir kimse Allah dostu (veli) olsa bile Eimme-i Erbaa'nın (dört hak mezhep imamlarının) mertebesini bulamaz. Nerede kaldı ki Allah Resulü (s.a.v.)'nün seçkin sahabelerinin mertebesini ve peygamberlik derecesini bulalar.

Allah'ın veli kulları, her zaman bu imanların mezhebine göre hareket etmeye mecburdurlar. Bundan uzak kalamazlar." On dokuzuncu asır ariflerinden Mehmet Ali Aynî Beyefendi bir makalesinde tasavvufla ilgili olarak şöyle kaydetmektedir: "Müslümanlık haddi zatında Allah'ı ve Resulü'nü tasdikten ibaret olmakla beraber, bu tasdik keyfiyyeti, bilahare bir muahede ile teyit edilmiştir. Şöyle ki: Bu mukavele pek muhtaralı ve tehlikeli bir günde Müslümanlar ile nebileri arasında akd olunmuş idi. Müslümanlar o gün Allah Resulü (s.a.v.)'nün elini tutarak kendisinden ayrılmayacaklarına sözvermişlerdi. İşte onların bu samimi birlikteliği, kendilerini o tehlikeden kurtarmıştır. Binaenaleyh bir müslümanın bugün özü, sözü, fiili birbirine uygun ve düzgün, fazilet ve dürüstlükle şereflenmiş, muhabbet ve güvene layık bir zat bulup, onun huzurunda o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan halisane tövbe edip pişmanlık duyduğuna ve o andan itibaren kimseye fenalık etmeyeceğine, yalan söylemeyeceğine, kimsenin malını çalmayacağına, kimseyi öldürmeyeceğine, hâsılı her türlü haramlardan ve yasaklardan sakınacağına söz vermesi ve bu verdiği söze Allah'ı ve Resulü'nü, büyük velilerden birini şahit tutması, o birinci muahedeye tecdit (yenilemek) ve te'kîd (tekrar) etmekten ibarettir.

İşte şeriatın batını olan tarikata girmek bu demektir. Sonra o kimsenin bütün hal ve hareketleri, o intisap ettiği zatın gözetim ve kollamasına tâbi olur. Ben şahsen dünyada bundan tesirli ve bundan güçlü, bundan feyizli bir ahlak zabıtasının bulunabileceğini sanmıyorum. Bu teslimiyet için ehil bir mürşit gerekliliğini ifade ve iddia ediyor, ehil olmayanlarına karşı çok uyanık bulunmak gerektiğini bir defa daha hatırlatmak istiyoruz. Konu ile ilgili olan Allah Resulü (s.a.v.)'nün açıklaması şöyledir: İmam Ahmed (r.a.) Tabaranî (r.a.) ve başkaları rivayet etmişlerdir: Allah Resulü (s.a.v.) ashabına toplu vaziyette ve teker teker telkinde bulunmuşlardır. Toplu haldeki telkini şöyle idi: Şeddad ibn Evs (r.a.) demiştir ki, biz Allah Resulü (s.a.v.)'nün yanında bulunuyorduk. Şöyle buyurdular: "İçinizde yabancı var mıdır? (Yani Ehl-i Kitap, Yahudi ve Hıristiyan var mıdır?) "Hayır, ey Allah'ın Resulü" dedik. Derhal kapının kapatılmasını emretti ve şöyle buyurdular: "Ellerinizi kaldırınız ve "La ilahe illâllah" deyiniz. Bir müddet ellerimizi kaldırıp "La ilahe illâllah" dedik.

Bundan sonra Allah Resulü (s.a.v.): "Ey Rabbim! Elhamdülillah. Sen beni bu cümle ile gönderdin, bu cümle ile emrettin ve bunun üzerine bana cenneti vaad ettin. Elbette sen vaadinden dönmezsin" buyurdu. Daha sonra Efendimiz bizlere: "Dikkat edin! Müjdeler olsun. Elbette Yüce Allah sizi mağfiret etmiştir" buyurdular." Peygamber Efendimizin ashabına teker teker telkini de şöyle olmuştur: "Seyyidim Şeyh Yusufül Guranî el-Acemî (r.a.) sahih bir senet ile şöyle rivayet etmiştir: İmam-ı Ali (k.v.), Allah Resulü (s.a.v.)'ne hitaben: "Ey Allah'ın Resulü! Bana Allah Teala'ya giden en kısa ve kulları için en kolay, Allah Teala'nın yanında en faziletli bir yolu göster" diye bir istekte bulundu. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdular: "Benim ve benden evvelki peygamberlerin söylediklerinin en faziletlisi "La ilahe illâllah"tır. Yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine, "La ilâhe illâllah" da diğer kefesine konsa, "La ilahe illâllah" elbette ki onlardan daha ağır gelir. Bundan sonra Allah Resulü (s.a.v.) şöyle ilave buyurdular: "Ey Ali! Yeryüzünde "Allah Allah" diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır." Bunun üzerine İmam-ı Ali (k.v.) Hazretleri Allah Resulü (s.a.v.)'ne: "Allah Teala'yı nasıl zikredeyim?" diye sordu. Allah Resulü (s.a.v.) de şöyle buyurdular: "Gözlerini kapat ve benden üç kere duyup işit. Sonra sen de aynı şeyleri söyle." Allah Resulü (s.a.v.), gözlerini kapatıp sesini yükselterek üç kere tevhid kelimesini söyledi. İmam-ı Ali (k.v.) dinliyordu. Bundan sonra o da gözlerini kapatıp sesini yükselterek üç kere "La ilahe illâllah" diye tekrarladı. Allah Resulü (s.a.v.) bunları duyuyordu." Bu iki hadis-i şerif, tasavvuf ehlinin senedinin aslıdır.

Kenzül Esrar'da belirtildiğine göre Allah Resulü (s.a.v.) açık zikri, Miraç dönüşü Hazreti Ali (k.v.)'ye telkin buyurmuşlardır.