SON ÜÇ ASIR BOYUNCA DÜNYADA VE ÖZELLİKLE DE ÜLKEMİZDE TASAVVUF
İslamî esasların daha ciddi tatbikatı demek olan tasavvuf, islamiyetteki gelişmelere paralel olarak gelişme gösterip, zamanla dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılarak insanlığa İslamiyet adına en büyük hizmeti yapmıştır. Buna misal olarak Endonezya ve Malezya gibi ülkeler gösterilebilir. Daha sonra bütün Avrupa'ya, hatta Avustralya kıtasına kadar Türk işçileri tarafından götürülüp geliştirildiği, o ülkelerde İslam'ın geleceğine ümitle bakılmasına vesile olmuştur. Binlerce adadan oluşan Uzakdoğu ülkeleri tarikat mensubu tüccarlar tarafından İslamlaşırken, Afrika içlerine kadar yine aynı meşaleyi dervişlerin götürdüğünü, aziz vatanımız Anadolu'nun doğudan gelen ve her biri bir Alp Eren olan dervişlerce İslâmlaştırıldığını. Fetihlerin bu İslamlaşmayı resmiyete çevirip devlet olmaya dönüştürdüğünü, Anadolu Selçukluların ve daha sonra Osmanlıların başarıdan başarıya koştukları devirlerde, serhatlarda ömürlerini at üstünde tüketen akıncıların birer derviş olduklarını, tasavvuf ruhu ile coşarak ordularımızın gözcülüğünü, bir bakıma da öncülüğünü yaptıklarını, ordu zaferlerden sonra kışlasına çekildiği halde, onlar gönüllerindeki tasavvuf ateşini tutuşturarak tekbirlerle, tehlillerle hiç durmadan akından akma koştuklarını tarihler bütün açıklığı ile kaydetmektedir. İstanbul'un fethi gibi çok çetin geçen savaş sırasında, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri"nin. Akşemseddin (k.s.) Hazretleri'ne bir kumandandan daha fazla güvendiğini, hatta yerine göre kendinden üstün tuttuğunu, doğulu tarihçiler kadar batılılar da yazmaktadırlar. Bir toplumda meydana gelen tereddi (geriye dönüş, alçalmaya başlayış) o toplumun her kesiminde kendini gösterdiği içindir ki, İslam âleminde, bilhassa son üç asırda görülen çöküntü, tasavvuf alanında da kendini göstermekten geri kalmamıştır. Her biri birer irfan ve vicdan mektebi olan birçok dergâh, zaviye ve tekkenin safiyetini kaybettiği, giderek tembel kimselerin barınağı haline geldiği, irfansızların, izansızların ve bir takım menfaat çetelerinin hayatı ve zamanı israf etme yuvalarına dönüştürüldüğünü yine tarih kaynakları haber vermektedir. Bahsi geçen bu son devirde mürşit geçinenden dervişine kadar gurur ve gösteriş delisi budalalar boy göstermiş, bu ulvî yol nice nefsinin kulu ve kölesi olan, ilim ve irfandan mahrum, derviş görünümünde sözde mutasavvıflara dünyalık için basamak yapılmış, bunlar yapılırken de Allah'tan korkmadan, Habibi'nden ve kullarından utanmadan, bu ulvî meslek istismar edilmiş, her biri devrinin piri, mürşidi ve kutbu olan büyük velilerin arkasına sığınılmış ve gizlenmeye çalışılmıştır. Buna karşılık safiyetini ve aslını olduğu gibi koruyan, irfana susamış kimseleri imanın sihirli iksiri ile kandıran dergâhlar, tekkeler ve zaviyeler de bulunmuş ve onlar doğru yolda ve tasavvuf gerçeklerine uygun bir şekilde hizmetlerini yürütmüşler, zamanla mana itibariyle fakirleşen topluluklar içinde birer hazine olan varlıklarını korumasını bilmişlerdir. Gerçek İslam tasavvufuna karşılık son asırlarda meydana gelen çöküntüyü acı bir dille yeren bir zat şöyle diyor:
Tasavvuf bir hal idi, bir kâr oldu.
Tasavvuf bir fedakârlıktı, bir kazanç yolu oldu.
Gizlenmekti, şöhret vesilesi oldu.
Eskilere uymaktı, geçim yolu oldu.
Gönülleri âbâd etmekti, gururu okşamak oldu.
Zâhidlikti, sefahat oldu.
Ahlaktı, ahlaksızlık oldu.
Kanaatkârlıktı, israfçılık oldu.
Tecerrüdü, ekmek peşinde koşmak oldu.
Gerçek tasavvuf ehli en büyük darbeyi, dergâh, tekke ve zaviyeleri ve müntesiplerini siyasî emellerine alet eden bir takım siyaset cambazlarından yedi. Bir veli, 1925 yılında tekkelerin kapatılması kararına "Tekkeler kendi kendilerini kapattılar" şeklinde karşılık vermiştir. Bundan sonra tasavvuf ve tasavvufçular sahnedeki istismarcılardan kurtulmuş, fakat asırlarca yanan bu irfan ışığı da sözde mutasavvıflar yüzünden resmen söndürülmüştür. Bundan sonra bu iş kenarda köşede kalan ve sırf Allah rızası için gizli kapaklı hizmete devam eden kimselere kalmıştır. Tabi bu son paragrafta ifade edilenler yalnız Türkiye içindir. Diğer memleketlerdeki problemler de bu son üç asırda başka başka şekillerde kendini göstermiş aynı çözülme, safiyet bozulması, İslam âleminin her tarafında birbirine benzer şekilde kendisini göstermiştir. Tasavvuf, İslamiyet'le birlikte doğmuş ve İslamiyet yaşadıkça tasavvuf da yaşayacaktır. İslam'ın takva yönü olan bu sistemi kul durduramaz ve değiştiremez. Kulun değiştirdiği veya önlediği şey, Yüce Allah'ın ve o yolun pirlerinin, değiştirilmesine veya önlenmesine izin verdiği şeylerdir. Tekrar etmek gerekirse, tasavvufun yüksek idealleri ve ölmez ruhu asla değiştirilemez ve önlenemez. Gerçek tasavvuf ve onun bağlıları ebediyet namzetidirler.
Saf gönüller, pak yürekler, irfanla zenginleşen basiretler tasavvurun yüksek ruhunu daima yaşayacaklar ve yaşatacaklardır. Allah ve Resulü (s.a.v.)'nü sevgisini kazanıp yaşamak ve başkalarına da yaşatmak gayesinden başka bir şey olmayan gerçek tasavvuf yolundan Yüce Rabbimiz bizleri ayırmasın. Tasavvufa ve tasavvuf ehline gereği gibi hizmet etmeyi hepimize nasip ve müyesser eylesin. Âmin...