TASAVVUF ÂLİMLERİ İLE FIKIH ÂLİMLERİ ARASINDA GEÇEN ACI ve TATLI DURUMLAR
Şeriat ilminin Zahir ilmi ve Batın ilmi diye ikiye ayrıldığı sırada, mutasavvıfların fakihlere "Zahir ehli"diye baktıklarını, kendilerini ise "Batın ehli, Hakikat erbabı" olarak kabul etmişlerdir. Buna karşı fakihler de mutasavvıflara karşı susamamışlar, bilakis onlardan daha ileri giderek şiddet gösterisine kadar ileri gitmişlerdir. Hatta onları kâfir saydıkları bile olmuştur. Gerçekten fıkıh âlimleri tasavvuf âlimleri hakkında hakaret ifadesi olarak ne söylenebiliyorsa hepsini söylemişler, her zaman tasavvuf âlimlerinden ileri gitmişlerdir. Fakihler, onların vecd halindeki davranış ve sözlerine bakarak onların İslamiyet'le ilgisi olmayan batın işlerine daldıklarını iddia etmişlerdir. Bir taraftan marifeti bu ilhama dayandırdıklarını, diğer taraftan bu ilham ile ameller hakkında hükümler verdiklerini görmüşler, buna kızmışlar ve bu durum ile Kur'an-ı Kerim'e ait hükümler arasındaki ayrılığı ve aykırılığı belirtmeye koyulmuşlardır.

Tasavvuf âlimleri, kalp yolu ile hâsıl olan batını marifetten bahsederken, fıkıh âlimleri, Kur'an-ı Kerim'in "ibret almaktan ve gönül gözünü açarak dikkat etmekten" bahsettiğini ileri sürerek tenkidin dozunu artırmışlardır. Mutasavvıflar iç âleminden, vicdandan ve onun bir fiilinin hayır veya şer sayılması hakkındaki ilhamdan bahsetmişlerdir. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim kişinin zahir haline bakarak iyilik edeni mükâfatlandırmakta, kötülük edeni de cezalandırmaktadır. Fakihler, mutasavvıfların "niyeti amelden üstün, sünneti farzdan hayırlı, itaati ibadetten efdal" tutmalarını sapıklık sayarak üzerlerine yüklenmişlerdir. Buna karşılık Sünnî Müslümanlar ılımlı tasavvufa rağbet göstermekten geri kalmamışlar, bilhassa fakihlerin hal ve tavırlarından hoşnutluk göstermişler, muamelelerinde ve ibadetlerinde onların gösterdikleri yolda yürümüşler ve hicrî 181 de vefat eden Ebu Talib-i Mekkî (k.s.)'nin yazdığı "Kûtül Kulûb" gibi eserlere rağbet göstermişlerdir. Hicretin üçüncü asrının ikinci yansı, fakihler ile mutasavvıflar arasındaki mücadelenin başlangıcına şahit olmuş, bu yüzden Zinnun el-Mısrî, el-Nuri, Ebu Hamza ve Hüseyin Hallaç el-Mansur (kaddesellahü esrârehüm) ve daha niceleri, muhakeme edilmek üzere Bağdat'a, gönderilmişler ve fakihlerin kararlan ile mahkûm olmuşlardır. Bunlardan bilhassa Hüseyin Hallaç Mansur (k.s.) Hazretleri'nin ölüm cezasına çarptırılışı, konu üzerinde fakihlerin ne derece titiz ve acımasızca durduklarını ortaya koymaktadır

Gerçi bu tarihlerde ve bilhassa hicrî üçüncü asrın sonlarında, zındıkların sayısının artmış olması durumu büsbütün karıştırmış ve azdırmıştır. Sonuç olarak, tasavvufçuların ve fakihlerin çatışması, o devirde bütün İslam devletlerinin hayatına tesir ettiği gibi genel güvenliği sarsmış ve intizamı da bozmuştur. Müslümanlar arasında meydana gelen bu farklı görüşler daha sonra gelen âlimler tarafından incelenmiş, yatıştırıcı ve uyum sağlayan eserlerin yazılmasına vesile olmuştur. Gerçekte tasavvufun evveli ilim, ortası amel, sonu ise mevhibe (ilham ve Allah vergisi)dir.